Ağır darbe burda başlıyor. susacakları yerde dırdırlarıyla hayatı törpüleyen bir kesim ve onların zulmünden bıkıp, konuşacakken susan bir başka kesim.
Can Dündar , gerçekten beğeniyle takip ettiğim, kalemi güçlü, herşeyden öte hayatın içinden anektotlarıyla yarına yön veren bir yazar. Yazılarını takip ederken öylesine keyif alıyorumki, nasıl bu kadar gerçekçi ve ince yaklaşımlarla yazılar yazıyor diyede hayret ediyorum. Zaman zaman yazılarından esinlenip coştuğum çok olmuştur, tıpkı Susmak adlı yazısında olduğu gibi. Konuşacakken susan, susacakken konuşan insanlar.
Hep karşıma çıkardı yolda, şurda , burda kendi kendine konuşan insanlar. sizinde çıkmıştır karşınıza ama, hiç şu ana kadar o insanların neden kendi kendine konuştuklarıyla ilgili fikir sahibi değildim. Düşündüm mü bunu? Hayır. Hatta umursamadım bile. ” Bir deniz kenarında, bir orman yolunda, bir hastane koridorunda ya da şurda burda, kendi kendine konuşan ya da mütevekkil susup oturan birini görürseniz konuşun onunla…
Muhtemelen ruhu kanamaya yüz tutmuştur çünkü…
Susacakken konuşanların zulmünden, konuşacakken susmuştur.” Diye yazmış Can Dündar. Doğrusunu isterseniz kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi bile.Şu an düşünüyorum da ne kadar doğru ama, ne kadarda acı. Sürekli konuşan (boş konuşan ), palavralar atıp tunan, konuşurken nefes almadan ağzından tükürükler saçan okadar çok insan varki çevremizde. Bu tür insanlarla karşılaşınca hep içimden konuşurum ben, aslında ne kadar boş ve önemsiz bir insansın derim içimden, konuşarak nefesimi tüketmek bile istemem ( zaten kalın kafaları konuştuklarımı algılamayacaktır). Hoş algılıyorlar bile olsalar ” herkesin doğrusu kendine doğru” olduğu için birşey ifade etmiyecektir. Hani toplumda “sıyırmış” diye tabir edilen insanlar vardır. sıyırmış derken delirmiş anlamında değil tabiki. Sadece inceden halatı koparmış insanlardan bahsediyorum. Bu insanlar durup dururkenmi ” sıyrık” hale geliyor? Yok değil işte bu susması gerekipte susmayan insanlar sayesinde “sıyrık” oluyorlar. Kendi kendilerine konuşmalarıda bundan değilmi yani? Biliyorlarki sadece kendi kendilerinin dilinden anlayacaklar ama, susamışlardır bir başkasının onları anlamasına. Belki hiç tanımadıkları bir insanla konuşmak, çok iyi tanıdıkları insanla konuşmaktan daha serinletici olacaktır.
Bilirsiniz, her hastalığın bir dili vardır derler. Örneğin üşütmediği halde yada kronik durum olmadığı halde sürekli öksürmek ; artık sesimi duyun, beni duyun demekmiş. Israrla anlatmak istersiniz ama, karşı taraf ( kişi yada kişiler) sizi anlamak bir yana, duymazlar bile. Böyle durumlarda bedeniniz harekete geçer ve reaksiyon gösterir. Öksürmekten örnek verdim, çünkü biliyorum uzun bir dönem önce benim başıma gelmişti. Sürekli öksüren bir tip olarak ortalıkta dolaşıyordum, defalarca doktora gittiğim halde ” senin birşeyin yok, pisikolojik olabilir” dediler. Taki her hastalığın bir sebebi olduğunu öğreninceye kadar anlam verememiştim buna. Oysa çok doğruydu. Ben birşeyler anlatmak istiyordum, gitmek istiyordum ama, kimse beni duymuyordu. Mutsuzdum ama, kimse farketmiyordu. Nihayet, biri artık evet seni duyuyorum dediği anda öksürüğümde yok olmuştu.
Ne güzel söylemiş atalarımız :”Söz gümüşse, sukut altındır.” Altının kıymetini bilelim, birazda bırakalım başkaları konuşsun artık. Susmak; eylemsiz ve durağan bir edim gibi görünse de her susku bir şey anlatır yine de ve her suskunun bir nedeni vardır ve her susku içinde pek çok sesi hapseden sessiz bir eylemdir…
Esin ARDIÇ