Arşiv Eylül, 2007

Moda olmuş, herkes de bir depresif hali. - En mutsuz sen, en üzüntülü sen, en yorgun, en berbat gün senin, en kötü arkadaşlar, en kötü aile senin, yetmiyor mu? En kötü sevgili de sende! - Hal böyle olunca depresif olmanda son derece normal tabi. Ah keşke birileri gelse de seni o depresyondan çekip kurtarsa değil mi? ( Kimsenin işi gücü yok ya senle uğraşacak ha) Yok yok şimdi kendimden bahsettiğimi düşünücekseniz ama değil. “Ya kendin dikebilirsin ya hiç kimse. eline bir iğne, bir iplik verebilirim, dedi Tanrı.” Ben iğne ve ipliği kullanmaya alışalı çok oldu. Zaten öyle de olması gerekmez mi? Kim kime yardım edebilir, dinlemenin ötesinde? Ya da kim kime akıl verebilir. ( onda ki fazlada artık taşıyorsa başka tabi.) Otur oturduğun yerde ve insanların gelip elinden tutmasını, seni depresyondan çıkarmasını bekle. Neden kendine acımaktan vazgeçmiyorsun, dışarıda olup bitenden ders alarak ? Artık koyun olmuşuz, güdülmekten zevk alan birer koyun! Önünde kültablası, içi izmarit dolu, iki katı oranında zehirlenerek, yeni bir izmarit daha atar içine. Ancak birisi, “ döksene artık şunu!”diyene kadar nefes almakta çekliği güçlüğün farkına varamaz. Bunun pis olmakla ya da tembellikle ilgisi yoktur. Sadece birilerin ona ” dök” komutunu vermesi gerekmektedir. Bir tek yemek yemeyi ve tuvalete gitmeyi unutmuyoruz ( koyunlarda unutmuyor heralde ondan) Geri kalan herşey için bir komut lazım sanki. Hatta gülmek için bile. Kendi kendine gülen gördünüz mü hiç ?( Eh var da artık onlar kim ben söylemiyeyim siz tahmin edin.) Çok az var, çünkü; gülmek için de  başka bir komuta ihtiyaç var. Birinin çıkıp ceeeee demesi gerekir bu durumda (!) Hayatlarımız okadar çok başkalarına endeksli ki, yalnızlık korkutur olmuş bizi. - Zaten hep yalnız değil miyiz? -

Kısaca, ” ateş düştüğü yeri yakar” atasözünü hatırlarsak, kimse kimsenin çok da umrunda değil. Herkes kendi yarasını sarmayı öğrenmeli. Bir an durup dışardan hayatını seyredersin, ki bakarsın ki kayıp gidiyor. Çevren de var olan insanlar farkında bile değildir, onlar için dışardan görünen kısmı önemlidir. Görünen kısmı ise, sadece ” ben ben” demeleri için yeterlidir.

Elinizde ki iğne ve ipliğin değerini bilin. Zira  en büyük terzi sadece sizsiniz….

Zaman zaman kullandığımız bir deyim vardır, “içim dışıma çıktı.” diye. Bunun ne demek olduğunu gelinde bu kurbağaya sorun şimdi:)

Japon bilim adamları, bu seferde kurbağanın içini dışına çıkardı. Yani saydam kurbağa üretti. Genetik uzmanlar, bu kurbağa sayesinde artık iç organlarda ki gelişmeleri ve özellikle kanser başlangıcında oluşan gelişmeleri başından sonuna kadar daha net bir şekilde izlemeyi amaçlıyor.

Artık kurbağayı kesip biçme dönemi geride kalacak gibi görünüyor. Yine genetik uzmanlarının hedefleri arasında, kansere yakalandığı anda ışıyan bir kurbağa üretmek yer alıyormuş. Bunu yapamayacaklarını sanmıyorum.

Herçeşit canlının genleriyle oynamak nasıl sonuçlar doğurur bilemiyorum ama,  saydam kurbağa sayesinde kansere yeni çözümler getirilebileceğini biliyorum. Her geçen gün, bilim ve adına yaşanan gelişmeler insanlığa hizmette sınır taşımıyor. Birileri de şu küresel ısınmaya çare bulsa ne güzel olurdu değil mi ?

28 Eylül 2007

Cilt katmanlarının aşırı çoğalması ve kalınlaşmasıyla gelişen bir hastalık sonucu, ciltte gerilmeye bağlı yarıklar oluşuyor. milyonda bir rastlanabilecek bu hastalık türünün adına bazı rahatsız beyinler “” adını veriyor. İnternethaber de yer alan bir başlık aynen şu ; “yılan bebek yaşayacak mı?” , henüz adı bile konmamış bebek için nasıl bir bu yakıştırmayı yapabilir ki? Milyonda bir rastlanan bu hastalık sahibi bebek sizin de olabilirdi, aynı başlığımı atardınız?  “ ” denince pek çok bir ürperti yaşar; soğuktur, tehlikelidir, ın kanını dondurur. Peki ya bu bebek, sizce de öyle mi? Tehlikeli gibi mi duruyor? Kanınız mı dondu yoksa? Benim kanım dondu, neden biliyor musunuz, sizin gibi hit almak uğruna ın insana yakıştıramayacağı kadar fena bir kelimeyi, masum, küçücük bir bebeğe yakıştırıp, üstelik kırmızı kalın harflerle flaş flaş geçmeniz kanımı dondurdu. Çok yazık, soruyorum şimdi - Asıl kim? -

Yaşayacak mı, yaşamayacak mı diye kırmızı, kalın harflerle bunu vurgulamak yerine, şifa dileyebilecek kadar vicdanınız olsaydı keşke. Sizi ve sizin gibi düşünen hastalıklı “” beyinleri Allah’a havale ediyorum.

Dün İstanbul da bir tekno market açıldı, ne kadar manyağı olduğumuz ortaya çıktı. Media Markt. adını heralde Türkiye de dumayan kalmamıştır. Doğrusu adamlar reklam için milyarlar harcamış olsaydı heralde bu kadar ses getirmiş olmayacaklardı. Aslında yandaki resimde görüldüğü gibi oldukça çılgın reklam fikirleri var. 2005 Playboy kapağı Media Markt. kızlarıyla süslenmiş. Adamlar bu kadar çılgın olunca, ister istemez hitap ettikleri kesimde çıldırıyor :) Bunu da dün akşam televizyonlarda ve bu gün gazetelerde gördük.  Prensip olarak ses getirmekten hoşlanıyorlar anlaşılan ki, bunda başarısız oldukları söylenemez. “Nataşalar kadar çekici aletler” sloganı kimi etkilemez ki ? :)  ( Kadınları etkilemez )  Media Markt.’ın web sitesini incelerken birşey dikkatmi çekti; Hans ve Helg’anın ne kadarda içimize girmiş olduğunu gördüm ki, ordaki sloganda şöyle ; “İmkan olsa 25 Eylül’den sonra, sen de Hans ve Helg’a gibi ucuza alman mı ? ” Sanırım ” alam” dedi herkes ve adamlar da kapı, pencere, kepenk bırakmadılar. E aldılar nihayet. Sloganlar içinde en çok beğendiğim “Bu kadar zevksiz Almanlar nasıl bu kadar çok aleti alabiliyor?” oldu ki, doğru söze ne denir ? :)

Marketin açılışını beklemek için 6 bin kişi geceden kuyruğa girmiş. mal dağılıyor sandılar heralde (!) 600 Ytl’ye diz üstü bilgisayar diyince millet balıklama atladı ama, aslında sadece 20 bilgisayar değerinin altında satılmış, ne tuhaf :) Sadece duyduğumuza inanan bir toplum olduğumuz için; satılan tüm ürünlerin promosyonlu olduğuna inanarak, bir tane yetmez, iki olsun mantığıyla birini asıl fiyatına, diğerini promosyoonlu fiyata aldıklarını farkedemediler bile. Üstelik yetkililerin bu konuda uyarmasına rağmen. ( Duyan kim, kime diyorlarsa)

Ne diyelim; hayırlı uğurlu olsun, nihayet ’lar kendilerini yeniden anımsatma imkanı buldular :P

Son günlerin diyemiyeceğim, uzun yıllardır hatta kendimi bildim bileli bitmeyen tartışmanın adı,” .” Bu konuda bir yazı yazabileceğimi bile düşünmezdim, zira son derece saçma bir konu olduğunu düşünüyorum. Neden saçma? Çünkü; insanların din, dil, ırk gibi özgürlüklerini ifade şekillerinde baskı yaratılıyor olması, üstelik bunun bir siyaset aracı olarak kullanılmasından daha saçma ne olabilirki. Aslında içimden geçen bırakın üniversitelere rahatlıkla türbanlarıyla girsinler, demek geçiyor. Ama bunun siyasi bir kaygının ötesinde birşey olmadığını biliyorum. Siyasi kaygı taşımayan insanların sıkıntısı yok ki! Sıkıntı varmış gibi gösterenlerinde türbanla alakası yok. Tanıdığım pek çok türbanlı şu an üniversiteden mezun olmuş ve iş hayatına atılmış, son derecede başarılı olarak hayatlarına devam etmekte. Şimdi; hükümetin, askerin, rektörlerin ve halkın dilinde sakız olan zavallı türbana sorsanız, o bile “yeter artık, insaf beni rahat bırakın” derdi. Haksız mı yani? Gerçekten yeter bıktık artık. Daha önemli sorunlarımız yok mu sanki? Ya benim alimin, akrabalarımın yüzde 90′ı hatta fazlası kapalı ve ben hiç onların ağzından böyle bir sıkıntı duyadım. ” Delinin biri kuyuya taş atmış” hesabı biri türbanda sıkıntı var dedi herkes ayaklandı. Bırakın bunlarıda siz başka şeylerden bahsedin. Ekonomiden bahsedin mesela. Bu gün YTL tarihinin en değerli anını yaşıyor ama, biz buna sevinemiyoruz bile. İhracatçı kan ağlıyor, esnaf kara kara düşünüyor sonumuz ne olacak, halk sofrasına ekmek götürmenin her geçen gün daha zorlaştığından şikayetçi ama, hayır bizim çözmemiz gerek sorunumuz var. Terör her geçen gün biraz daha fazla kendini hissettiriyor ama, bizim sorunumuz var. Birliğimiz bütünlüğümüz tehlikede ama, bizim sorunumuz var. Kürtler, kürtçe eğitim istiyor; “milletin dili” değişsin diyor, bir Kuzey Irak modeli çizilmeye çalışılıyor ama, bizim sorunumuz var. Neredeyse unuttuk; örf, adet, gelenek ve göreneklerimizi. Laik bir ülkede yaşadığımızı da unutmak üzreyiz. “Ilımlı islam ülkesi Malezya ya benzermiyiz acaba?” sorusu herkesin beynini meşgul ediyor ama, kimse kalkıpta ın anayasada neden var olması gerektiğini sormuyor. Evet evet bizim sorunumuz var!

serbest olsun ya da olmasın, bu çokta önemli değil bence. sonuçta başını örtmek isteyen örter, istemeyen örtmez. Bu Cumhuriyet’in kuruluşundan beri böyle, bundan sonrada böyle devam edecek. Kimse zorla annesinin başındaki örtüyü çıkarmaya çalışmıyor sanırım. Ya da zorla kız kardeşine örtürmeye de çalışmıyor. Kişiler kendi tercihlerini kendileri yapar. Aile baskısı yüzünden takmak zorunda olanla, rektör baskısı yüzünden ını çıkaran da aynı kaderi paylaşıyor okadar.

Hz. Mevlana ne güzel söylemiş; “Nice elbiseler gördüm içlerinde yok, nice insanlar gördüm üstlerinde elbiseler yok.” Doğru söze ne hacet. Mühim olan elbisenin içindeki olsa gerek, dışından kime ne?