Arşiv‘ ölüm ’

17 Haziran 2008

Bir şair dizelerinde, “Ölmek için gerçekten ölmeye hiç gerek yok” der. Zaten yaşarken her türlü ölümü görmüyor muyuz? Tesadüfen çalınmış hayatları yaşıyoruz belki de!

Bir akşam üstü ansızın sokakta patlayan bir hayata veda etmenize neden olabilir. Belkide bir kurşunu!

Önce deprem oluyor zannettim, pencereler büyük bir gürültüyle sarsılıyordu. Belkide bir uçak düşmüş olabilir dedim. Serhan, bunun bir yıldırım düşmesi olduğunu söyledi! Ama hiç biri. Sadece yüz metre kadar ileride patlayan bir ses bombasından başka birşey değildi! (more…)

Hep söylerim; bazen kelimeler ın boğazında kalır ve  söylenecek pek fazla söz kalmaz, o nokta kelimelerin kifayetsiz kaldığı noktadır. Bu cümleyi  yaşanan durum ve zaman süresi içerisinde pek çok kez kullanmışızdır. Yutkunur ve kelimelerin dilinizin ucundan düşmesini beklersiniz ama, bir türlü o kelimeler düşmez. Cümle içinden cümle beğenmeye çalışır ama, o an hissedileni bir türlü net ifade edecek sözcükleri bir türlü bulamazsınız.

O öyle değilmiş; yaşanılan herşeyin bir çeşit anatomisini çıkarmak mümkün ve doğru kelimeleri seçmek daima an meselesesiymiş.  Oysa öyle bir acı varmış ki bunun ne tarifini yapmak mümkün, ne de onu anlatabilecek kelimeleri dudaklaradan söulemek mümkün, zira artık söylenecek hiç bir sözün bir değeri kalmamıştır ki! Kelimelerin kifayetsiz kaldığı, sözlerin son bulduğu nokta oymuş da, bunu daha önce hiç yaşamamışız.

Hayattan yitip giden birinin ardından ne söylenebilir ki? Sözler onu geri getirebilir ya da acıyı dindirebilir mi?

devam ediyor, artık ne göz yaşının bir önemi var, ne de kelimelerin. Sonsuzluğa bir melek daha gönderdik, huzurla uyu! Elimizde kalan bir ömür hatıra….

Bu gün ilk defa bu ince çizgiyi gördüm sanırım. Ölümün soğuk yüzünü ne kendimize ne de, canımızdan kanımızdan olan insanlara, sevdiklerimize yakıştıramayız. Hep bizden çok uzak olduğunu sanırız, oysa her an kapımızın önünde, eşikten içeri girmek üzere hazırdır.

Bir anda öyle bir süprizle karşılaşırsınız ki, onun ardından peş peşe süprizler gelmeye devam eder. İçinde bir ümit beslersin yine de, güzellikler adına yeni bir süpriz olsun diye dua edersin. Aylarca sabırla beklersin, elinden birşey gelmez. Zaman zaman hayata dair; iş, aşk, para v.s. konularında çaresiz kaldığımız olur ama, asıl çaresizlik o değilmiş aslında. Çaresizlik; ölüm ve arasında, o ip ince çizgide duran, canınızdan, kanınızdan olan birini yoğun bakım odasında görmekmiş. Çaresizce ve ümitle iki güzel duymayı beklerken; ” hayati tehlike devam ediyor” cümlesini duyunca, dua etmekten başka, elinden gelen hiç birşeyin olmamasıymış çaresizlik…

İnsan ömrü ortalamasının 60 yıl olduğunu varsayarsak, bunun; yaklaşık 10 yılı uyuyarak, 10 yılı yemek yiyerek, 10 yılı çalışmaya çalışarak, bir 10 yıl da oturarak geçtiğini ve geri kalan süre yani 20 yıl da düşünerek, acaba diyerek, benim olsa, şöyle yapsam v.s ile geçiyor. Tabi bütün bunlar benim yaklaşık tahminlerim.

Benim burada takıldığım 20 yıllık sürenin, ( yani yaklaşık) boşa harcanması. Hep öyle değil midir; yarın ne olacak, bize nasıl süprizler yapacak ve ne zaman öleceğiz diye kara kara düşünmez miyiz? Bazılarımız bu düşünceler arasında akıllı yatırımlar yapar, ın kendisine çok fazla süpriz yaşataması için tedbirler alır, bazılarımız da “yarın olsun bakarız, kaderde ne varsa o olur” der. Milletce biraz kaderci yapımız var sanırım. Nasıl olsa kader bizim için herşeyi belirledi ve bizim yapacağımız birşey yok. Bile bile teslimiyet yani! Kadere boyun eğer, yarının süprizlerini bekleriz.

Daha çocukken bize “büyüyünce ne olacaksın?” diye sorulduğunda, kendimizden emin “…… olacağım” deriz. Kaçımız büyüdüğümüzde o gün verdiğimiz cevabtaki kişi oluruz ki? “Olmadı işte kısmet, kader” herşey kaderin suçu ve bizim hiç suçumuz yok. Hep masumduk, kader bizi elinde oyuncak etti. bütün bunları düşünmek için harcadığımız enerjiyi, çabalamak ve başarmak için harcamış olsaydık; ımızın 20 yılını düşünerek boşa harcamış olmazdık heralde!

Kadınlar; şu bana bakar mı, bu kıyafet bana yakışır mı, saçım olmuş mu, onda var de niye yok, aldatıldım mı, beni seviyor mu?(larla), erkekler; şu araba benim olsun, şu iş benim olsun, atım olsun, katım, yatım olsun, şu kızı yatağa bir atsam, şunun da tadına baksamlarla, ömür tüketmiyor mu? Bu arada erkeklerin,  kadınlar hakkında çokşey bilip, onları çok iyi tanıdıkları, kadınların tercihleri hakkında uzman olduklarıda ayrı bir mevzu (!)

Nazım Hikmet’in - Memleketimden İnsan Manzaraları - adlı şiiri geldi aklıma! Şiirde bir Galip Usta’dan bahseder, Galip Usta  tuhaf şeyler düşünmekle ünlüdür ve ı boyunca hep düşünmüştür: 5 yaşında kağıt helva yemeyi, 10 yaşında okula gitmeyi, 15 yaşında sarı ayakkabıları olmasını ve kızların ona bakmasını, 20 yaşında gündeliğinin artmasını, 21 yaşında henüz 50’sinde ölen babası gibi, erken mi öleceğini, 22,23,24, yaşlarında ya işsiz kalırsam diye diye 50’sine kadar zaman zaman işsiz kalarak ve 51′de babasından bir yıl daha fazla  ış ama, artık yaşlandığı için çalışmasınada gerek kalmamıştır. Galip Usta, sonrasında kaç yaşında öleceğini ve ölürken üzerinde yorgan olup olmayacağını düşünerek, hep Haydar Paşa Garı’nın merdivenlerinde oturmuş. Galip Usta’nın ne zaman öldüğünü bilemiyorum ama, Nazım Hikmet bu şiirde okadar güzel bir manzara çizmiş ki, içinde görülmesi gereken çok detaylar var ve alınması gereken çok dersler var.

Kendimize acıkmaktan ve ” acaba ne olacak” demekten, vazgeçemin zamanı gelmedi mi? Ölürken üzermizde yorgan olacak mı diye düşünmek yerine, yorganı yapmak için ne bekliyoruz?

Haydarpaşa garında
1941 baharında
 saat on beş.
Merdivenlerin üstünde güneş
  yorgunluk ve telâş
Bir adam
  merdivenlerde duruyor
  bir şeyler düşünerek. (more…)