Milenyumun gelişi kutlanıyordu, gökyüzü havai fişeklerin ışıltılarıyla aydınlanıyor, çoşku Dünya’nın bir ucundan, diğer ucuna kadar yansıyordu. Milenyum, beklentilerin en büyüğü, Dünya ve insanlık adına olağanüstü güzel bir gelecek vadediyor. Keşfedilmeyen gezegen kalmayacak, gezegenler arası ticaret faaliyetleri başlayacak, uzaylı dostlarımız bize büyülü dünyalarının kapılarını açacak. Bütün bu hayalerle Milenyuma girerken; birileri hayallare dalmış, gaflete düşmüş, ışıltılardan gözleri kamaşmış insanlar için, sessiz sessiz bir süpriz hazırlıyordu. Kendilerini sım sıkı saran o gafletten asla uyandırmama süprizi… Öyle birşey yapılmalıydı ki; etkisi hiç geçmeden, tüm insanlığı aynı anda sarmalıydı ve yaptılar; içme sularına, beyin öldürücü kattılar. Yavaş yavaş ölmesine izin verdiler. Başardılar da! (more…)
Arşiv‘ su ’
“…erkeğin elinin kiri!” Bu cümlenin hangi durumlarda kullanıldığını biliyorsunuzdur. Şimdi söyleyeceklerimle bunun bir ilgisi yok; “elinin kiri” yıkar geçer olayı aslında başka bir konuyu işaret ediyormuş, ben de yeni öğrendim.
Genellikle, erkek ve kadın ilişkilerinde; aldatma üzerine ince bir espiridir bu! Cidden aldatan erkek, kolaylıkla o damgadan sıyrılır ve temizlenir. Kadın ise, ömrü boyunca o kirle yaşamaya devam eder, bir türlü temizlenemez. Bunun bir DNA sorunu olduğunu söylesem ne dersiniz? Aslında bunu ben değil bilim adamları söylüyor. Şimdi bu haberden sonra erkekler daha bir böbürlenme havasına girebilir, ama başta da dediğim gibi; konumuzun ilişkilerle bir alakası yok. Konumuz gerçekten tamemen temizlik ve bakteri kolonileri. (more…)
Bazen bir konu hakkında, hepimizin başına gelir, tartışmaya gireriz sen haklısın yada ben haklıyım. herkes kendini fikrini savunur haklı olduğunu düşünerek ama, bir türlü uzlaşma sağlanamaz, işte burada sen mi, ben mi tartışmasına bir son verebilirsiniz, hemde haklı olduğunuzu savunduğunuz fikri milyonlara sunarak.
Belki benim de haklı mı, haksız mı demem geren bir konum olabilir!
Bu gün elime geçen bir yerel polis gazetesinde bu başlığı gördüğümde merak ettim nedir bizi yavaş yavaş zehirleyen diye. Yazıyı okuduğumda tıpkı yazıyı yazan, Funda Erzurumluoğlu gibi bende çok şaşırdım. Yazıda ismi geçen zehirin adı Flor. Hani hepimizin yakından tanıdığı, özellikle diş sağlığı ve beyaz dişler için vaz geçilmez katkı maddesi flor. Biraz araştırınca bu maddedin özellikle içme sularımıza katıldığını ve bu sayede diş çürümelerinin engellenmesinin hedeflendiğini görünce, pek tabi daha yakından incelenem gerektiğini farkettim. Funda Erzurumluoğlu yazısında bu maddenin Avrupada bazı ülkelerde, Çinde ve Japonya da yasaklandığını belirtmiş, öte yandan pek çok ülkede Amerika ve pek tabiki ülkemizde kullanılan bu maddenin savaşlarda uyuşturucu bir gaz olarak kullanıldığınıda görünce hayrete düşmemek ve evet “yavaş yavaş zehirleniyoruz” demek imkansız.
Peki biliyormuydunuz, diş minesine korumak ve diş çürümelerini engellemek için, diş macunu içinde bulunan florun aşırı kullanım sonucu florosiz denilen hastalık meydana gelir ve diş minesinde kalsiyum flor tuzu nedeniyle yer yer beyaz renklenme meydana gelir. Şimdi burada ki sorun şu; vucumuz bir iskelet yapısından oluşur ve bu iskelet içinde 200′ü aşkın kemik bulunur, kemiğin içerindde de bol bol kalsiyum maddesi olduğunu hesaba katarsak,Florunda kalsiyumda aktif hale geldiğini göz önünde bulundurursak, kalsiyunla flor birleşince kalsiyum flor tuzunun oluşmuş olacağını anlamak zor olmayacak. sonuç olarak aşırı kullanım sonucu kalsiyumla florur birleşince ortaya çıkan florozis hastalığı, bebeklerde IQ düşüklüğüne, hamilelerde düşüklere,unutkanlığa, kemik kırılmasına, alzhemiera, kansere v.s ölümlere neden olmaktadır. Sonuç olarak bu maddenin hala neden bizim ülkemizde yasaklanmadığını sormak en doğal hakkımız olsa gerek.
Bu gün öylesine birden ilk aşkım aklıma geldi, biraz hüzünlendim. zaman ne kadar geçerse geçsin herkesin eminim ilk aşkı çok özeldir ve araya zamanla başka aşklar girsede o aşk unutulmaz. O heyecanı başka hiç bir aşk vermez, başka hiç kimse kalbini öylesine kıpırdatmaz. şimdi fotoğrafta ki resim le benim ilk aşkımın n e alakası var diyeceksiniz. çok fazla tanıyan yoktur belki ama, Nurettin Rençber sesi ve yorumuyla öylesine damardan işlerki dinlerken işte o aşkı anımsadım






